Sabahlayan bir geceyi daha bitirip, uzandığım yatakta uyumak isteyen gözlerimin kapaklarını zorlayarak, baktığı x’te gördüğümüm kısa bir mesaj, Bursa’da bazı kapıların er saatte çalınıp, açılmazsa kırılacağını hissederek uyuya geçiyordum..
Ve sabah uyanıp, yeniden baktığım telefona beni arayanın yayın grubumuzun dergilerini hazırlayan Necmi abinin beni aradığı görüp, kendisine geri dönerken karşıma Necmi abi değil, unutup, çoktandır gitmediğim ve adını unutmaya başladığımı gibi görünen denizi kırmızı dediğim, Darıca’dan bir dostun sesi ile karşılaşıyordum. Iğdırlı dış cepheci Abdullah Şengül’ün Necmi abiden aldığı telefonla bana süperiz yapınca yakınımda olduğunu anıldığı Şengül’ü bizzat görmek ve sabah havası almak, birazda yürümek için evden çıkarken, Damallı hemşerim Mutlu Kerimoğlu’nun başkan yardımcısı olduğu Ankara Etimesgut belediyesinde sonra bu kez Bursa Büyükşehir Belediyesine operasyon yapıldığını haberini alıyor, cep telefonumda okuya okuya Necmi abiye misafirliğe gelen Iğdırlı hemşerim Abdullah Şengül’e doğru gidiyordum.
Ha bu arada, ‘MSB, Türkiye’de ‘çok uluslu NATO karargâhı’ kurulacağını duyurdu..’ başlıklı haber bakıp, ‘İstanbul’da kurulacak deniz komutanlığı ise Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında Ukrayna-Rusya savaşı sonrası süreçte Karadeniz’in güvenliği açısından önemli rol oynayacak.’ satırlarını okunca daha yeni Ardahan’ın kuruluşu olan 23 Şubat’ta bir sonra ele aldığım ve birilerinin dikkat çekmeye çalıştığım, ‘Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. başlıklı yazımın 36 yıldır yazdığım bugün anlatan dükü yazılarımdan farksız olarak bugün yaşanacakları anlattığını bir kez daha anlıyordum.. Çünkü, ‘Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. başlıklı yazımda anlattıklarım, anlatmaya çalıştıklarımın sanki gerçekleşmek üzere olduğu ve sanki dediğim çıkacak gibi bir tedirginlikle he düşünüyor, hem de gitmek istediğim yöne doğru yürüyordum..
Evet, bugünkü ‘MSB, Türkiye’de ‘çok uluslu NATO karargâhı’ kurulacağını duyurdu..’ başlıklı haber ile benim ‘Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. ‘ başlıklı yazımı yan yana getirince, ben mi yoksa NATO’mu yada yarın ‘Siz Montrö’ye uymadınız.. Brest Litovsk anlaşmasını bozuyorum ve Ardahan’ı, Kars’ı geri istiyorum!..’ deyip, 40 yıl esaret ettiğim Ardahan’ı, Kars’ı ve böldüğüm Ahıska’yı geri alırım..’ diyecek diye düşündüğüm Rusya’nın ne diyeceğini siz düşünün..
Bilmem ama tarihçi, eline cetveller alıp ekranlarda savaş uzmanı kesilen, Kafkaslara açılan 2 gümrük kapısı bulunan, Gürcistan ve Ermenistan‘a yani Kafkasya’nın 2 ülkesine, Rusya’nın ‘bam telim’ dediği sınıra sınır olan Ardahan’da olmayan konsolos, büyükelçi, bilim, ilim insanı, atom mühendisi değil, bir gazeteci olan ben geriye daha şurada bir ay önce anlattığıma, yazdığıma geri dönüp, aşağıda ki yazımda anlattıklarımı, anlatmak istediklerimi, ‘Belki birileri ne anlatmak istediğimi bu kez anlar..’ umuduyla 2024 yılının 24 Şubat’ında ele aldığım yazımı bir daha yayınlarken siz de, ‘İstanbul Anadolu Kavağı’nda kurulması planlanan NATO Deniz Unsur Komutanlığı, hem Anayasa’nın 92. maddesi kapsamındaki “meclis izni” gerekliliği hem de Karadeniz’deki Montrö dengesini sarsma riski..’ denilen bu gelişmeleri aşağıda ki yazımla yan yana getirip, değerlendirin derim..
İşte, bugünkü, ‘MSB, Türkiye‘de ‘çok uluslu NATO karargâhı’ kurulacağını duyurdu..’ başlıklı ulusal ajanslarca duyurulan, MSB’nn doğruladığı haberini siz değerlendirirken, bende dün, ”Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. ‘ yazı, yorumumu, ‘İRAN, BURSA BANA NE BEN ESKİ ARDAHAN VE YAZILARIMA GÜNÜ KURTARAYAYIM!’ direk buradan bir kez daha yayınlayayım..
Ve dün yazılıp, bugün yaşanan gelimleri anlatır gibi olan ve ‘Türkiye’de, özellikle İstanbul Boğazı çevresinde veya genelinde yeni bir çok uluslu NATO karargâhı kurulması iddiaları, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘ni teknik ve hukuki açıdan doğrudan bozmaz. Ancak, hem II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin karşısında duran ABD, İngiltere ve Sovyetler arasında Aralık 1945’te Moskova’da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanaklarında o dönemki Rus lideri Stalin’in Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep ettiği ve Boğazlar’da üs istediği bilinen bir gerçek olarak yani jeopolitik açıdan Rusya ile ilişkilerde gerginliğe ve Montrö’nün uygulanması konusunda tartışmalara yol açabileceği değerlendirilmektedir.’ diye bakanlara katıldığım o yazım..
‘Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!..’
23 Şubat 2026 günü, ekonomik, sosyal, kültürel olarak değil, tarihsel anlaşmaların imzalandığı 105 yıl önce ki imzaların atıldığı o güzel anı yani Ardahan’ı bir kez daha kurtardık..
Hem de o benden beter ağlamayı kesmeyen ve kandırılmak istenen bebeklere denen ‘havaya bak hava..’ denircesine havaalanı olmayan kentin üstünde uçan uçaklar eşliğinde.. Ve bozuk, buzlu, çamurlu kent içi yollarda gelip, geçen atları ve üstümüzde uçan F-16 uçaklarını izleyerek bir kez daha kurtardık..
Peki, tarihsel olarak kurtardığımız ama kaça kaçtan beter ve devam eden göç ile boşaltmaya devam ettiğimiz Ardahan için birde şunu soralım mı?..
‘Boğazlar boğazımız, Kars-Ardahan bel kemiğimiz’ derken yani 105 yıl önce Ardahan bize geri verildiği anlaşmada hangi şartlar vardı?!
Ve bu şartlardan biri yani ‘Boğazlarımız..’ denen ve senin, benim o çok istediğin ama ‘para yok’ diye kuru soğan, ekmekten başka bir şey geçmiyor..’ dediğin boğaz olarak anladığın o boğaz yoksa İstanbul ile Çanakkale boğazı mıdır?
Yani bu boğaz kelimesinin karşılığında Karadeniz’e silahlı hiç bir gemi giremez şartı var mı?..
Ve bu şartlar arasında, ‘Aha Kars ve Ardahan’ı veriyorum ama bak boğazlardan Karadeniz’e Amerika başta olmak üzere hiç bir yabancı ülkenin silahlı gemisini koymayacaksın’ demek midir?
Ve bu sözleşme, hızla devam eden ve şu son aylarda bir hayli gündemde düşürülen İstanbul kanalı yüzünden bozulur mu?!
Çünkü, dün yani 105 yıl önce yapılan sözleşme gereği Kars-Ardahan karşılığında bugün hiç bir silahlı geminin bırakılmadığı Karadeniz’e açılacak olan ve inşası hızla devam eden ve neredeyse kazıma aşamasına gelen ve ‘şimdilik’ deniz suyu altında olmazsa da üzerinde 6. Boğaz köprüsü yapılan Kanal İstanbul ile devre dışı kalacak mı?..
Peki o zaman denmeyecek mi, ‘Sen Kanal İstanbul ile şartı ile 100 yıl önce anlaşmayı bozdun bende Kars, Ardahan’ı geri sana verdiğim Brest Litovsk anlaşmasını bozuyorum ve Ardahan’ı, Kars’ı geri istiyorum!..’ denebilir mi?
Bilmem ama bu soruları ve o antlaşmanın içeriğini, maddelerini, kendisini milletin vekili, tarihçi, araştırmacı hatta yazar, yetmedi gazeteci diye yutturan yağcılara, yalakalıktan ellerine Karadeniz’in o benden beter çırpınan suyu dökülmez olan çok bilmiş Ardahanlılara soruyorum..
Hele şu 15 Temmuz’dan hemen sonra al acele emekliliğini isteyen generale yada benden beter çok bilmişlere yapay zekanın araştırmacı/yazar ettiği sahte diplomalılara bir sorun..
Çıldır eyaletine son veren, Atatürk’ün son anda gelemediği vilayet
Ardahan’ı kasabaya çevirtip, Kars’a bağlatan, Kazım Karabekir’in, ‘Boğazlar boğazımız’ yani ‘Biz istemedikçe kimse boğazlardan silahlı gemilerle Karadeniz’e dalamaz pardon geçemez’ dediği,
Yani ‘Sınırlarımız içinde kalan boğazlardan hiç bir silahlı gemi Karadeniz’e geçip, Rusları rahatsız edemez..’ sözü, imzası denilen bu söz, ‘bu anlaşmaya, ‘Kars-Ardahan bel kemiğimizdir..’ sözü ile nasıl ve neden bağlanmıştır?
Evet, üçüncü boğaza pardon İstanbul kanalına birde bu yönde bakıp, cevap verecek bir Erdahanlı var mı?..
Yoksa gelinin, kızın yüzüne hisler sürüp, saklayıp ve ‘kaça kaç..’ denen dönemi yani vatanı bırakıp, kaçanlar değil de vatanı bırakıp, kaçanları kahramanlaştıranların yaptığı gibi siz torunlarda mı kaçacaksınız?
Evet, Vatan-Millet-Sakarya edebiyatlarıyla benden daha çok vatan severler!..
Haydi bu akıl edemediğiniz, iddiam, İmamoğlu iddianamesi değil, ciddi ve bir kadar sorgulanması gereken bir iddiadan öte acilen araştırılıp, iktidar, muhalefet, basın, medyaya cevap olacak önemli tarihsel bir soru..
Ve, ‘bu soruma lise konumuna düşürülen üniversitenin üçüncü evliliğini yapan, soy ismini neden değiştiğini merak ettiğim hemşeri rektörü de yanınıza alın cevap verin’ diyerek kopyasını verdikten sonra gelelim bugüne..
Bazılarının, ‘Oldu bitti ile Boğaz’a yabancı asker üssü’ dediği bizde gelelim yukarıda ki yazım gibi yıllar önce ele aldığım ve sanki bugünü anlatan 10-15 yıl önce ele aldığım ve bgünkü konuyla diğer bir kaç köşe yazıma..
Göleli Devrim Muhafızları!..
Göle’nin olduğu gibi Ardahan’ın talihsiz kaderini ortadan kaldıracak çok önemli gelişmelerin kendiliğinden geliştiğinin farkında mısınız bilmem ama biz şahsen Türkiye’nin sınır ili, 75. Vilayeti Ardahan’ın 86 yıldır yaşadığı yoksulluğu gerek Allah’ın acımasıyla, gerek ise yer altında ve yer üstündeki kaynaklarıyla bunu 5-10 yıla aşacak diyoruz.
Çünkü eğer üçüncü dünya savaşı çıkarsa Ardahan’ın bombalatmayacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının Ardahan’dan geçeceğini ve sınır vilayeti Ardahan’ın dünyada stratejik bir konuma getiren BTC-BOTAŞ hatlarının Ardahan’da geçmesi, 250 Milyonluk Kafkaslara açılan, bugün etkin olmazsa da yarın Ardahan’ı adeta bir Harem, bir Ceyhan gibi gümrük konumuna getirecek olan Posof Türkgözü, Çıldır Aktaş Gümrük kapısı, dünya da büyük ihtiyaç duyulan ve kırmızı petrol olarak bilinen hayvancılık için mükemmel bir doğaya sahip olması, Göle’ye ismini veren yeşil çamların dünyanın birçok yerinde olmaması, Ozon tabakasının delinmesiyle birlikte her geçen gün biraz daha değerlenen yayla havasının, kışın devasa bir buz pateni haline gelen Çıldır, Göle gibi Aktaş gölü ve Göle’den doğup, Hazar’a uzanan su kaynaklarıyla ve geçen gün 2. Akademik yıl dönümünü gerçekleştiren, önümüzde ki yıl Göle’ye fakülte, Çıldır, Hanak, Damal ve Posof’a birer yüksek okul açacak olan Ardahan Üniversitesiyle geleceğinin çok iyi olacağına inandığımız Ardahan’ın önümüzde ki yıldan itibaren petrol kuyusu sahalarıyla dolacak olan Göle ile zenginleşip, serpileceğine ve yıllardır yaşadığı yoksulluğa son verecektir.
Evet, biz buna inanıyoruz.
Peki ya bunlar yaşanırken, biz ve insanlar umutlarını yitirmeden geleceği beklediği memlekette petrol çıkarsa birer satacakları arazileriyle, istimlak edilecek arsalarıyla, petrol taşımada rant elde edecekleri gelirleriyle birer Ceyar, birer devrim muhafızı olacaklar ne yapıyorlar?
Onlar mı?
Sanırız onlarda hiç bir şeyden haberi olmayıp, sonradan sahiplenen vekillerimiz gibi ortaya çıkıp, birer Irak, Suriye, İran pardon Göleli Devrim muhafızı olacaklar!..
İşte tek korkumuzda bu ..
Çünkü bu muhafızların içip, içip, Göle’nin altında yatan petrolü bugüne kadar Göle’yi, Ardahan’ı yaktıkları gibi yakarlar diye ..

Boğaz değil, Goreveng Köprüsü ..
Çoğu Ardahanlı ve de Göle’nin doğru dürüst adını bilmediği, nerede olduğunu görmediği Goreveng’in Belediye Başkanı Yıldırım Sarıkaya’nın tamı tamına bir yıl önce başladığı ve ancak bitirebildiği köprüsü çok şükür bitti ..
Yaptı derken köprünün tümünü değil, yarısını, yani genişletmesini bir yıla bitiren başkanın valiye jestide çok anlamlıydı, hem de tam da eskiden başkanılğını yapıtğı derneğin tapusunu üzerine çevirdiği iddilarının ve pis kokuların ortaya atıldığı bir sırada..
Ne edecen kardaş, işte başkan dedin mi işi bilen, işini hatta derneğin tapusunu üzerine çeviren başkan olacak ..
Hayırlı olsun Gorevengliler ..Tabelası olmazsa da, yetişmezse de artık Köprülünün bir köprüsü var, hemde ismi bir valinin ismi haa..
Gören diyecek boğaz köprüsü maşallah!..
Şimdi; ‘İstanbul’da köprü varda Gorevengte olmayacak mı?’ diye kızanlarınız olabilir kardaş ..
Yok vallahi bir şey dediğimiz yok, bu güzel hizmeti yapan başkana, destek sunan kaymakamlara, valiye, işi gücü bırakıp, taa Köprülüye kadar gelen ama bir çağ kebabı yemektense, kuru krakerler yiyip dönen devletin erkanına bizde teşekkür ediyoruz..
Allah razı olsun, boğaz değil, Göreveng köprüsünü yapanlara ..
Çünkü heç değilse adını, sanını duyan oldu benim köy mü, beldemi belli olmayan köprümün pardon Köprülümün ..
Göle’nin asıl kurtuluşu ..
Orduların karşı karşıya gelmediği, ciddi bir gerçek savaşın yaşanmadığı, yerel çetelerin resmi ordudan silah ve destek almadan, en önemlisi Ermeni ve Gürcülerin birazda kendiliğinden terk ettiği Göle’nin bir kurtuluşunu daha geride bıraktık, hem de bandolu, geçitli, güneşli bir havada ..
Evet merkeziyetçi bir anlayışın köylerin olduğu gibi insanların isimlerini ve soy isimlerini bile belirlediği ülkemde ‘Göle’nin de kurtuluşu olsun’ denilerek yapılan bir etkinliği daha geride bırakırken, asıl kurtuluşun bu mu yoksa Göle ve Gölelinin bir parça ekmek için hemen her gün göç ederek boşalttığı yoksul Göle’ye gerçekten sahip çıkıp, yeniden kazanmak olduğumudur Göle’nin gerçek kurtuluşu?!.
Belki de her seçimde makarna, pirinç dağıtılıp oyu alınacak kadar yoksullaştırılan Göle’nin gerçek kurtuluşunun bir bardak çaydan daha ucuza satılan sütün gerçek fiyatını bulması, Göle’ye ismini veren yeşil çamların ekonomiye kazandırılıp, ağaç sanayisi vasıtasıyla bölgenin yoksul halkını kurtarabiliriz ..
Kim bilir belki de hemen her gün ve her köşede açılan cemaat yurtlarından ziyade Ardahan Üniversitesi’ne bağlı yüksek okullar, fakülteler açılarak Göle kurtulabilir!..
Ya da Erzurum sınırının burnunun dibine kadar girip, meralarını elinden aldığı Göle’nin yaylalarını yeniden geri alıp, Göle sınırları içine katarak kazanabilirmiyiz acaba?..
Ardahan’ın en büyük ilçesi olmasına, en çok oyu bulunmasına karşın Ardahan’ın iki vekilinden birisinin Göleli olmasıyla Göle’yi kurtarabiliriz ..
Belki de Göleli siyasetçilerin, aydınların, ileri gelenlerin gerçek anlamda bir araya gelip, oluşturacakları güçlü bir Göle lobisiyle Göle’yi kurtarabilir, yanına da bir parça ekmek için ata/dede yurdunu terk etmek zorunda kalanları ve Metropollerde bulunan Göle Derneklerine sığınan Gölelileri yeniden Göle’ye getirip, yatırım yapmalarını sağlayarak Göle’yi gerçek anlamda kurtarabiliriz..
Kısaca Göle’yi, hatta Ardahan’ı, Türkiye’de bulunan tüm ilçelerin en yoksulu olan Damal’ı, gümrük kapısı olmasına karşın sınır ticareti yapılmayan Posof’u, yıllardır açılmayan Aktaş Gümrük Kapısına sahip Çıldır’ı, Posof ve Damal’ın olduğu gibi doğalgazın burnunun dibinde geçmesine karşın belediye başkanının köyünün yolunun bile tozdan, dumandan geçilmediği Hanak’ı gerçek anlamda kurtarmak için artık tarihte kalması gereken resmi ve rutin törenlerle değil, ciddi anlamda yatırımlarla, girişimlerle, hayali olmayan projelerle, en önemlisi artık el ele verip, Göle’nin de içinde bulunduğu tüm Ardahan’ı kurtarmalıyız..

Meryem Köyünün Su Sorunu..
Sürekli takipçilerimin arasında olan bir okurum dün beni telefonla arıyor.
Ve diyor ki; ‘Ne o gazeteci eskisi gibi köyleri gezmiyor, kentin, ilçelerin, köylerin göz ardı edilen sorunlarını sende görmüyorsun. Bak gel hele o birilerinin her gün gelip geçtiği Çıldır’ın Meryem köyünün suyu aylardır akmıyor. Yeni kurduğun gazetenin bulunduğu Hanak’a giderken yol üstünde bulunan ve Ardahan eski milletvekillerinden Faruk Demir’in de köyü olan Çayağzı köylüleri de susuz.. Hoçvan/Kımılı köyü yani Otbiçen’in öğretmeni doğru dürüst okula gitmiyor, Bu köyün asıl öğretmeni başka köye alındı. Göle’nin köyleri gibi kent merkezinin yanı sıra arka sokaklarında da kar ve buzdan geçilemiyor. Hanak, Damal, Çıldır ve Posof’ta da durum aynı.. Sen ve senin gibi orada gazetecilik yapan arkadaşlar bunları niye dile getirmiyorlar. Ne oldu sizlere?’
Öncelikle beni arayıp, sitemlerini dile getiren bu okuruma teşekkür ettikten sonra bende dedim ki;
‘Sevgili hemşerim.. Başı ağıranın biz gazetecileri aradığı bir Ardahan’da Armut piş, ağzıma düş diyen başta köylülerimizin olmak üzere bölgenin sorunlarını elimizde geldikçe dile getiriyoruz. Ancak bu işin sadece gazeteciyi aramakla değil, gazeteci sen yaz biz arkadan da gelmeyiz değil, sen valiyle, kaymakamla, başkanla, müdürle, vekille, hükümetle, devletle dövüş biz seyredelim değil.. Eğer sorun varsa o sorunu yaşayan önce gündeme getirmeli.. Hiç bir şey yapmaz ise bir dilekçe yazmalı, valiliğin, kaymakamlığın, siyasilerin kapısını aşındırmalı..
Olmadı mı? Yol üzerinde bulunan Meryem ile Orağaz köylüleri en azında bir eylem yapmalı, yolu kesmeli, gelip geçene suyumuz yok demeli..
Göleli gibi Hanaklı, Posoflu, Damallı, Çıldırlı da o her gün bata çıka gittiği evinin yolunu açmayan belediyeye gitmeli derdini anlatmalı, olmaz ise mahalleyi toplayıp başkanın makamını basmalı..
İsyana teşvik diyeceksin ama dökmeden kırmadan hak aramanın öyle bir telefonla gazeteciyi aramakla değil, bizzat kendin yapmalısın’ dedim..
Nasrettin Hoca gibi ikimizin de haklı olduğu bu telefon görüşmesi bittikten sonra düşündüm..
Ya niye öyle başı ağıran pat diye beni arar diye..
Bu kentte iktidarın siyasi parti yöneticileri yok mu, vali, kaymakam, vekil, aydın, ileri gelen, birde benim gibi gazeteci olduklarını söyleyen gazeteciler yok mu?
Peki, bunlar yok ise CHP, MHP, BDP gibi muhalefet partileri de mi yok?
Seçimden seçime ortaya çıkıp, halkı kurtaracaklarını söyleyenler nerede?
Dernekler, STK’lar ne iş yaparlar bu memlekette?
Bilmiyorum ama bak yine dayanamayıp, Meryem’in, Orağaz’ın suyu için beni arayıp dert yanan okurum yine başımı ağrıttı..
:u yazdıklarımla ona buna laf soktu dedirtip, işin sorumluları başta olmak üzere birilerinin bana kızmasına neden oldu.. Allah, Allah ya..







