Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Yüksel ERCAN

Uçurumun kıyısında bir hayat

Son dönemlerde belki de sürekli uğradığımız hayal kırıklıkları dolayısı ile daha duygusal bir yapıya doğru yöneldiğimiz doğrudur,

Normal şartlarda rahat bir hayat yaşıyoruz ancak siyaseten karşı karşıya kaldığımız başarısızlıklar bizi bir taraftan ister istemez karamsar bir noktaya doğru götürürken bir taraftan da sürekli uçurumun kıyısında yaşamaya mecbur ediyor.

Rahmetli Ömer Lütfü Mete’nin ‘Gülce’ isimli şiirindeki;

Uçurumun kenarındayız Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbet-ül arzdan
Deccal’den
Yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben 

diye başlayan şiirini her okuduğumuzda şiirde kendimizden bir parça bulur, hüzünleniriz. Sonra da yaşadığımız zorluklardan ve bir türlü bitip tükenmek bilmeyen sorunlardan bunalmış bir şekilde kendimizi kimsenin olmadığı bir yerde düşünürüz.

Bizim yaş gurubumuz ile birlikte toz duman bir hayat yaşadık yıllarca ne gençlik bildik ne de taze hayaller. Hep siyaset, hep teşkilat, hep Hilal-i Ahmer Cemiyeti benzeri toplumsal işler. O cenaze senin, bu düğün benim, cenazede ağla, düğünde oyna, gece yarıları çalan telefonun ucunda “Başkanım yolda kaldım, cebimde yol parası yok. Allah rızası için bir yardım, falanca yerdeyim mümkünse bekliyorum” çağrılarına cevap.

“Çocuğum sanat okulunun ağaç işleri bölümünü kazandı ama biz kalıp işlerini istiyoruz. Babam hastanede yatıyor, servise doktor uğramıyor, lütfen başhekimle bir konuş. Ehliyet sınavına gireceğim çok korkuyorum, son hakkım. Sınava girecek görevliyi sen tanıyormuşsun, Allah rızası için bir yardım” talepleri ile yıllar su gibi geçti gitti.

80’li yılların sonunda bir dostumuzun yakını uzun zamandır ayrı kaldığı memuriyete yeniden dönmüş ancak göreve başlatacak kimsesi yok. Bir arkadaşımız “Yüksel başkanım bizim arkadaşın işini ancak sen yaparsın, sana sormadan yarın iki kişilik tren bileti aldık. Bu garibin işini ancak sen çözersin, sevaptır dua alırsın” dediğinin ertesi günü memur arkadaşla ilgili bakanlığa gittik.
Vatandaşımızın göreve başlaması için gerekli işlemlere yardımcı olduk. Gebze’ye geri dönmek için Ankara tren garına geldik, tren saati yaklaşıyor arkadaşın ayakları sanki geri geri gidiyor. “Yahu hadi teren geliyor” dediğimizde memur arkadaşın “Yüksel başkanım uzun yıllardır çalışmıyorum, dolayısı ile param ancak Gebze’den, Ankara’ya kadar olan bileti almaya yetti. Sana da söyleyemedim Gebze’ye gidecek tren param yok ne yaparsan yap” dediğinde, kendi halimize mi ağlayalım vatandaşın haline mi üzülelim diye geçen yıllar.

MÇP’de ilçe başkanlığı yaptığımız ve aracımızın olmadığı imkanlarında son derece kıt olduğu dönemlerde İzmit’te ancak gece yarısı biten toplantı sırasında orada bulunanlara “Biz Gebze’ye nasıl gideceğiz” diye sorduğumuzda, bir arkadaşımızın “Başkanım ben Hereke Çimento’dan yük alıp  tekrar Ankara’ya geçeceğim seni de Hereke’ye kadar götüreyim oradan sonra da başının çaresine bakarsın” dediğinde gece 02.00’da E-5 Karayolu kenarında  Gebze’ye ulaşabilmek adına bazen koşarak belli bir süre dinlenerek ancak sabah 07.00 saatlerinde eve ulaşabildiğimiz yıllar.

Çocuklarımızın, akrabalarımızın, ana-babamızın hastalıklarında iyi günlerinde, üzüntülü dönemlerinde o kongre senin, bu kurultay benim diye dere tepe dolaştığımız, bu yüzden de çocuklarımız ile sanki birer yabancı imiş gibi uzaktan uzağa bakmak zorunda kaldığımız günler.

Bir türlü bitmeyen, bitmeyecekmiş gibi görünen ve amacı sadece ve sadece “Çankaya yokuşunda balam Asya’nın Bozkurtları, dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk’ü” idealini hayata geçirebilme adına birbiri ardına su gibi harcadığımız seneler.

Koştuk mu koşturulduk mu
Bilmiyorum ne yükler yüklendi
Çelimsiz omuzlarımıza..
Ama inandık
Asrın müjdecisi çocuklar olduğumuza 

sorusuna cevap bulmaya başladığımız ve “Daha nereye kadar koşacağız” şeklinde hesap sormaya başlamıştık ki, simsiyah saçlarımızın beyazlaştığını hatta döküldüğünü, dişlerimizin eskisi kadar fazla kalmadığını, gözlerimizin de eskisi kadar iyi görmediğini fark ettiğimizde işin işten geçtiğini de acı bir şekilde anladık.

Bir noktadan sonra çözülemeyecek problemleri ile ilgili kapımızı aşındıran kişi ya da kişilere;

Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim
Biz de soluk alıp vermedeyiz
Yani her insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri

diyerek cevap verdiğimizde muhatabımızdan “Artık senden teşkilatçı olmaz, kendini düşünmeye başlamışsın” cevabı alınca ayağımızı gaz pedalından çekip, frene basmamız gerektiğini üzülsek de bir zorunluluk olarak algıladık.

Bizim gençlik ve olgunluk yıllarımızı alıp götüren, kafamızı bile çevirmemize müsaade etmeyen acımasız siyasetin o günlerde özellikle İdeoloji partilerinde yönetici pozisyonunda görev alan ve sayıları muhtemelen yüzbinleri bulan bir neslin hayatını çürüttüğünü, sonra da kullanım süresi dolmuş eski bir eşya gibi bir dolabın arka raflarına attığını söylemek sanıyoruz ki fazla bir insafsızlık olmayacaktır.

Siyasetten hiçbir beklentim yoktur diyen ancak bir makama gelebilmek adına onuru, gururu dahil neyi varsa feda eden tiplerin bugün nerelerde olduğunu daha doğrusu hangi parti gelirse gelsin o partinin en ön saflarında yer aldığı bir memlekette zaman zaman kendi kendimize “Acaba biz yanlış bir yol mu izledik.?” diye sorduğumuz oluyor ancak bize başka bir seçimin yada başka bir çarenin bırakılmadığını da görüp sesimizi kesiyoruz.

Geldiğimiz noktada İdeolojiden uzak, bundan 10 yıl öncesini bile hatırlamayan yada hatırlamak istemeyen bir yapıyı gördüğümüzde geçmişte verdiğimiz mücadele adına hayıflanmıyoruz desek yalan söylemiş oluruz ancak bundan sonra da eski günlere dönmek adına ne gücümüz var ne de moralimiz.

Yıllar yılı peşinden koştuğumuz ideallerin bir anda yerle yeksan edildiği, en ufak bir menfaat için bile bütün doğru bilinenlerin yanlış olarak değerlendirildiği, aslında hiçbir anlam ifade etmeyen küçücük makamlarda bir gün daha kalmak adına atılan taklaları gördükçe “Yahu nasıl bir dünyada 30 yıl 40 yıl uğraşmışız bu kadar akılsızlık olurmuymuş” şeklinde de iç hesaplaşmaya girip çoğu zaman yenilerek çıktığımızı hatırlıyoruz.

Bugün geldiğimiz ve içerisinde bulunduğumuz nokta rahmetli Ömer Lütfü Mete’nin ‘Gülce’  isimli şiirindeki;

Uçurumun kenarındayız Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbet-ül arzdan
Deccal’den
Yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben

durumudur ve bu durumda daha açık bir ifade ile “Alem buysa ben yokum” durumudur.

1985-2012 yılları arasındaki 27 yılda hiç durmadan koştuğumuz ya da koşturulduğumuz yolların sonunda

Atsız-pusatsız bir yorgun savaşçı haline gelip
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..

diye sayıklamaya başladığımız anlarda “Bir de çeliğe sor paslanmak nedir ? sorusuna asla cevap aramayacağımız ve paslanmaya devam edeceğimiz günler içerisindeyiz.

Hem de uçurumun her geçen gün biraz daha derinleştiği bir dünyada.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER