Bir kadının yaşını soruyorlar önce.
Kaç yıl yaşamış olduğunu öğrenirlerse, sanki kaç kez sevdiğini, kaç kez kırıldığını, kaç gece gözyaşlarını içine akıttığını da öğrenmiş olacaklar.
Oysa insan takvim yapraklarından ibaret değildir.
Bir kadın bazen yirmi yaşında ihtiyardır. Bazen altmış yaşında yeniden çiçek açan bir bahar.
Bir kadının boşanmış olduğunu duyuyorlar sonra.
Sanki bir ilişkinin bitmesiyle insanın değeri de eksiliyormuş gibi… Oysa bazı ayrılıklar yenilgiden değil, insanın kendine duyduğu saygıdan doğar. Bazı kapılar kapanır ki insan kendine açılan yolu görebilsin.
Bir kadının acı çektiğini öğreniyorlar.
Şiddet görmüş… Yalnız kalmış… Hayat tarafından örselenmiş…
Ve bazıları yaralarını görünce merhamet değil, fırsat arıyor.
Ne garip…
Oysa acı, insanı kullanılacak bir nesneye değil; anlaşılmayı hak eden bir hikâyeye dönüştürür.
Bizler kadınları yaşlarıyla, geçmişleriyle, evlilikleriyle, ayrılıklarıyla tanımlamaya o kadar alışmışız ki; onların insan olduğunu unutuyoruz.
Oysa bir kadın; yalnızca bir eş değildir, yalnızca bir anne değildir, yalnızca bir sevgili değildir.
Bir kadın, başlı başına bir dünyadır.
İçinde mevsimler taşır. Yıkılmış şehirler, yeniden kurulmuş hayaller, kimsenin bilmediği savaşlar taşır.
Belki de artık kadınlara ne yaşadıklarını sormayı bırakıp, ne hissettiklerini dinlemeliyiz.
Çünkü bir insanın değeri, başından geçenlerde değil; bütün o fırtınalara rağmen ayakta kalabilmesindedir.
Ve her kadın, hangi yaşta olursa olsun, hangi yollardan geçmiş olursa olsun;
sevilmeyi, saygı görmeyi, insan gibi muamele edilmeyi hak eder.
Çünkü değer, yılların verdiği bir şey değildir.
Değer, insan olmanın kendisidir.